İçeriğe geç
Mahmut Öztekin
EN

Zigotun Rüyası

Mahmut Öztekin'in kısa romanından bir alıntı

Henüz bir nabız değildi Bulut. Henüz bir ad, bir şekil, bir yön taşımazdı. Işıksız bir sessizliğin içinde, zamanın henüz doğrulmadığı, anlamın henüz doğmadığı bir boşlukta bir titreşimdi yalnızca. Ona “varlık” denemezdi; ama yokluk da tam olarak değildi. Neydi peki? Belki de evrenin kendini ilk kez içinde dürdüğü bir fısıltıydı, belki de sonsuz karanlığın içinde bir düşünce kıvılcımı.

O hâlini şimdi düşünüyordu: Zigot… Hücre bölünmelerine uğrarken, evren de onunla beraber bölünüyor, çoğalıyor, parçalanıyor, birleşiyordu. Her kromozom bir yıldız gibi yerleşiyordu içinde. Annesinin bedeninde değil, galaksilerin içinde yüzüyordu sanki. Her molekül bir gezegenin ritmiydi. Ve her ritim, onun bir gün düşünceye dönüşecek sessizliğini örüyordu.

Bulut, beyninin en derin kıvrımlarında bu noktaya kadar geriye sardığında, varoluşun hiç bu kadar çıplak olmadığını fark etti. Çünkü burada hâlâ hiçbir şey öğrenilmemişti; dil yoktu, acı yoktu, geçmiş yoktu. Ama tüm bunların potansiyeli, gözle görülmeyen bir zar gibi sarmıştı onu. Zigotken bile, kendisine doğru büyüyen bir labirentti. Her hücre bölünmesinde, bir karakter çatallanıyor, bir kader taslağı kendini çoğaltıyordu.

Kendisini doğmadan önceki hâliyle düşünürken, bir ağacın gövdesine dokunuyormuş gibi hissetti. O gövde, kendi köklerinden gelen bilgiyle doluydu. Zigotken bile yalnız değildi; çünkü taşıdığı her gen, yüzlerce yılın yankısıydı. İnsan sadece doğduğu andan itibaren değil, daha oluşmaya başladığı andan itibaren evrenin şarkısına kulak veriyordu. Ve Bulut, şimdi bunu işitebiliyordu.
“Ben seçilmedim,” diye geçirdi içinden, “ben kendimi çağırdım.”
Çünkü bazı varlıklar çağrılırdı dünyaya, bazılarıysa kendi çağrısını duyurur, varlığını ilmek ilmek örerdi. Bulut artık biliyordu: O ikinci türdendi.

O hâlini düşündükçe, bedenin sadece bir giysi olduğunu kavradı. Zigotken bile bu giysinin modeli hazırlanmıştı; ama içerik, öz, çok daha derin bir yerden doğuyordu. Belki yıldız tozundan, belki kadim bir ırmağın sesinden, belki de hiç konuşulmamış bir duanın titreşiminden…
Zigotken başlayan bu varlık oyunu, artık onun bilinçle oynadığı bir dile dönüşmüştü. Bir zamanlar kendini dış dünyanın şekillendirdiğini sanarken, şimdi fark ediyordu ki dış dünya onun iç yansımalarına sadece aynalık etmişti. Çevresi, bir yankı odasıydı yalnızca — içinde hangi sesi fısıldarsa, dışarısı o sesi yankılamıştı.
Bu içsel yolculuğun sonunda bir gerçekle karşılaştı Bulut:
Varlık, sadece olmak değildi; varlık, yön vermekti. O küçük hücre, bir gün yürüyen bir adam olacak, sonra düşünen bir adam, sonra yalnızca “olan” bir adam… Ve belki de tüm bu evreler, kendi içinde sonsuz döngüyle dönüp dolaşan bir rüyaydı. Zigotun rüyası.

Bir mum yaktı gece. Mumun alevi, odanın duvarlarında gölgeler yaratırken, sanki ilk hücresinin bölünüşünü izliyordu yeniden. Her gölge, başka bir hâlini doğuruyordu. Birinde çocukluğu ağlıyordu, birinde gençliği koşuyordu, birinde yaşlılığı sessizdi. Ama hepsinin merkezinde, sessizce dönen bir zar vardı: Zigot.

Artık biliyordu. Varlığın sırrı, bir şey olmaktan geçmiyordu. Her şey zaten olmuştu. Mesele, içindeki o en saf tohumu yeniden görüp, ona hayatın anlamını yüklemekti. Çünkü gerçek dönüşüm, doğarak değil; kendi doğumunu yeniden inşa ederek başlıyordu. Ve belki de bu yüzden, hayatını artık geçmişine değil, ilk hâline, henüz olmamış hâline doğru kuruyordu. Her sabah uyanırken, yeniden doğuyormuş gibi davranıyordu. Her düşüncesi, bir hücreydi. Her seçim, yeni bir bölünmeydi. Ve her sessizliği, evrenin rahmindeki sükûnetti.